Referandum haritaları ve medya oyunları
Referandumdan sonra birçok medya organında, farklı farklı tasarlanmış referandum sonuçlarını gösteren haritalar ortaya çıktı. Bu haritalarda dikkatimi çeken en belirgin şey; haritaların evet-hayır’a göre renklendirilmesiydi. Tabi renklendirme evet için yeşil, hayır için kırmızı olunca, Türkiye’nin Ege ve Akdeniz sahil şehirleri birden kızarıverdi. Arada da bazı irili ufaklı iller eklendi kırmızı saflarına. Seçim akşamı bu haritalara bakınca, herkes gibi bende de oluşan algı, kırmızı illerin tamamen HAYIR dediği fikriydi. Yani kırmızı illerin tamamı hayır demiş, yeşil olan illerinde tamamı “evet” demiş gibi algılıyorsunuz. Ama görünen ile gerçek arasında dağlar var tabi ki. Medya oyunlarının, algı dünyamızı nasıl etkilediğine şahit olmak için sadece farklı hazırlanmış Türkiye haritalarına bakmak yeterli.
Milli Görüş ve biat kültürü (2)
Yıl 14 Mayıs 2000, Fazilet Partisi 1. Kongresine doğru gidiyor. Türkiye’de uzun yıllar boyunca siyaset sahnesinde önemli bir yeri olan Milli Görüş çok önemli bir dönemeçte. Parti içinde “gelenekçi” ve “yenilikçi” diye iki fraksiyon vardır ve iki akımında kongrede bir başkan adayı öne çıkmıştır. Milli Görüş geleneklerinde yer almayan bu durum, parti içinde de çok derin çatlaklara sebep olur. Bu durum kongre günü yapılan başkan adaylarının konuşmalarına da yansır.
Kongrede ilk söz olan gelenekçilerin adayı Recai Kutan, “Kutan Başbakan”, “Erbakan nerede, biz oradayız” sloganları arasında konuşmasına şöyle başlar;
Tüm partililer emanetçidir, bundan da onur duyuyoruz… Bu kongrede; kavgalar, kopmalar olacağı beklentisi taşıyanların, hayal kırıklığına uğrayacaklar, kimse FP’den bir çakıl taşı bile koparamayacak. Bizim partimizde böyle şeyler olmaz. FP bu kongreden; yara alarak, fireler vererek değil, güçlenerek çıkacaktır…
Daha sonra söz alan dönemin Kayseri milletvekili ve yenilikçilerin başkan adayı Abdullah Gül,“başbakan Abdullah” sloganları arasında konuşmasına başlar;
Fırat, Dicle ve Kızılırmak ne kadar bizim olduğu meşru ise FP’de o kadar meşrudur,
o kadar bize aittir. Buna gem vurmaya çalışanlara şaşarım. İyi bir muhalefet yapılsa idi -elim kırılsa da bunlara oy vermeseydim- diyenler şimdi partimizde olurlardı. Kol kırılır yen içinde kalır diye muhalefet etmedik. Ancak tenkit müessesesi yok diye bunları yapmazsak bu kendimizi aldatmaktan başka bir şey değil midir?… Kongre sürecinde kendisine “genç” diye eleştiriler yapıldığını da anımsatan Gül, MHP’yi son seçimde, seçilme hakkını yeni elde edenlerin iktidara getirdiğini söyledi. Gül, “Neremiz genç artık? İlle de 70 yaşına geldikten sonra, heyecanımız pörsüdükten sonra mı olalım?…
Kongrede konuşmalar gibi açılan dövizlerde ilginçtir; “O, ne diyorsa o”, “Gül dalında güzeldir”, “Bölünmeyeceğiz, kına yakın”, “işte net adres. www.Kutan.Org”, “I love you Kutan”
Konuşmalar ve sloganlar arasında yapılacak seçim öncesi, Milli Görüş’ün önemli isimlerinden Bülent Arınç şu tespitleri yapar; “tamtamcı gençlik yetiştirmek için değil, milli gençlik yetiştirmek için yola çıktık. Galileo gibi konuşacağım, siz ne derseniz deyin, dünya dönüyor, haberiniz yok sizin. ‘Başbakan Kutan’ sloganları atıldığında mutluluk duyuyorsunuz, ‘Başbakan Abdullah’ deyince niye gocunuyorsunuz?” diyerek milli görüş gençliğini eleştirmiş ve kamplaşmayı yadırgamıştır.
Fazilet Partisinin birinci kongresi, Türkiye siyasi tarihine etki edecek bir sonuç ile tamamlanır. Gelenekçilerin -Erbakan Hoca’nın destek verdiği- adayı Recai Kutan kongreden 633 delegenin oyunu alarak başarı ile çıkar. (Abdullah Gül 521 oy almıştır)
Yukarıdaki tarihi konuşmalar ve yaşananlar ışığında bugünleri değerlendirdiğimizde; bugün Saadet Partisi, o gün ne yaşamışsa aslında bugünde aynı şeyleri yaşamaktadır. O gün Abdullah Gül’e karşı duranlar, bugünde aynı şekilde Numan Kurtuşmuş’a karşı durmaktadır. Görülüyor ki parti içinde gelenekçi ve statükocu tavır hala yerinde durmaktadır. O gün ile bugün arasında ki fark; parti tabanının geçmişteki hataları ve yanlışları çok iyi bilmesidir. Parti tabanı, geçmişteki tavırların nelere mal olduğunu çok iyi hatırlımaktadır. Bugün Numan Kurtulmuş etrafında kenetlenen insanların tavrı da geçmişte yaşananların doğal etkisidir aslında. Ayrıca Numan Kurtulmuş’un kongreden bugüne kadar sürekli itidal çağrısında bulunması, kimseyi kırmaması, krizi çok iyi yönetmesi; parti tabanında çok etkili oluyor. Gelenekçi kesimin çok ciddi stratejik hatalar yapması, olur olmaz konuşmalar ve görüşmelerde bulunmaları, bir müslümana yakışmayan eylemleri gerçekleştirmeleri de parti tabanında çok derin ayrışmalara sebep oluyor.Bu süreçte, iki akımında taraftarları giderek marjinalize oluyor. Sanırım bu sürecin sonunda partiden çok ciddi kopmalar olacak ve yeni bir parti kurulacaktır. Parti kuracak tarafın hangisi olacağı ise şu an için muamma…
Milli Görüş’ün 40. yılında, Numan Kurtulmuş’un öncülüğündeki Saadet Partisi’nde, yine bir kongre sonrası başlayan ikinci önemli yol ayrımının yaşandığı şu günlerde, geçmişe dönerek hafızaları tazelemek ve bugün ki sorunlar hakkında kalem oynatmadan önce tespitlerin tarihi yansımalarını da görmenizi istedim.
Yarın son bölüm ile karşınızda olmak dileği ile…
Milli Görüş ve biat kültürü (1)
Zor günler geçiren Saadet Partisinde, bugün dananın kuyruğu tam anlamıyla koptu. Türkiye siyasi tarihinde bir ilk yaşandı ve Saadet Partisi kayyuma devredildi. Siyasi hayatı boyunca 4 kez partisi kapanan milli görüş çizgisi, bölünmeden sonra kayyumu da görmüş oldu.
“Kongreden İktidara” sloganı ile rotayı iktidara çeviren Numan Kurtulmuş için tüm hesaplar bozuldu ve birden kendini bir kaosun içinde buluverdi. 40. yılında milli görüş, tekrar bir yol ayrımına geldi. İltidar yolundaki kongrede; kavgalar, dövüşler, sataşmalar, sloganlar… Arkasından medyada görünen; Şevket Kazan, Oğuzhan Asıltürk, Fatih Erbakan’ın hayretler içindeki konuşma ve söylemleri… Arkasından kongre öncesi Önder Sav ile görüşen Şevket Kazan… Ramazan ayında İstanbul’da yapılan iftara Fatih ilçe teşkilatından gelen bir grup tarafından yapılan baskın, prtesto ve çıkan arbede derken bugün artık son noktayı koyan karar ilgili mahkemeden geldi. Bundan ötesi herhalde Numan Kurtulmuş için yoktur… Saadet Partisi yönetim kanadından yapılan açıklamalar bakılırsa yeni bir partinin kurulması gündemde, kolay pes etmeyecekleri de ortada ama… Bugün işlemek istediğim, uzun süredir içinde bulunduğum ve göre aldığım Saadet Partisi’nin bugün ki durumu değil. Parti geleneğinde yer alan “biat kültürü ve yansımaları”ndan bahsetmek istiyorum. Bana göre milli görüşteki esaslı sorun, “sorunlu biat kültüründen” kaynaklanıyor.
Tabi partideki biat kültüründen bahsetmeden önce “biat nedir? İslam’da yeri nedir”, sorularının cevaplarını verelim, sonra konumuza ikinci bölümde geçeceğim.
Kelime olarak, ahdetme, söz verme, birinin hâkimiyetini kabullenme, ona bağlılığını sunma manasına gelen biat; İslâm hukukuna göre, hilâfet makamına geçen kişinin eli üzerine el koymak veya el sıkışmak yoluyla bağlılığını göstererek itaat edeceğine dair söz vermektir.
Tasavvuf ıstılahında ise biat; müridin, mürşidine sadık ve bağlı kalacağına, ona kayıtsız şartsız teslim olacağına, her dediğini itiraz etmeden yapacağına dair söz vermesidir. Bu maksatla tarikat mensupları arasında düzenlenen merasime de, ‘biat merasimi’ denir.
Tarikat ve cemaatlerde; şeyhten el alıp söz vererek, onun dostuna dost, düşmanına düşman olmak… Gerek rahat-ferah ve gerekse sıkıntılı zamanlarda ona itaat edip emrinden dışarı çıkmamaktır.
Buradan hemen İslam’da ilk biat örneklerine ve içeriklerine bakalım;
Peygamberliğinin ilk yıllarında Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), her vesileyle Allah’ın dinini anlatmaya gayret etmiştir.Bir hac mevsiminde, Medine’den gelen 12 kişi Allah’ın dinini kabul ederler. “Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık ve zina yapmamak, çocuklarını öldürmemek, namus iftirasında bulunmamak, maruf şeylerde Peygambere isyan etmemek” üzere biat ederler. Diğer yıl daha kalabalık bir grup halinde gelirler. Resulullah’la buluşurlar. Şu biati yaparlar:
-Gerekirse savaşacağız.
-Hem dar günümüzde, hem rahat günümüzde; hem hoşumuza giden, hem de gitmeyen halde seni dinleyeceğiz ve itaat edeceğiz.
-Seni kendimize tercih edeceğiz.
-Komutanlarımıza muhalefet etmeyeceğiz.
İslam’da ilk biat böyle başlar, daha sonra hicretin altıncı yılında, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), umre yapmak için 1400 Müslüman’la Mekke’ye doğru yola çıkar; fakat Kureyşliler, Müslümanları Mekke’ye sokmak istemediğinden önlerine bir askerî birlik çıkartır. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hudeybiye’ye kadar gelir. Anlaşmak için Hz. Osman’ı (r.a.) Kureyş’e elçi olarak gönderir. Ancak onun dönüşü gecikince Peygamberimiz (s.a.v.), Semre denilen bir ağacın altında oturarak ashabından, Osman öldürülmüş ise, ölünceye kadar Resulullah ile birlikte savaşacaklarına dair söz alır. Onlar da kendisine biat edip bu sözü verirler. Sonunda Hz. Osman (r.a.) gecikmeli de olsa gelir ve Kureyş ile Müslümanlar arasında on yıl süreli bir antlaşma imzalanır. Hudeybiye Antlaşması’ndan önce Resulullah (s.a.v.) Efendimize yapılan biat’e, “Bîatü’r-Rıdvân” denilir. Kuran-ı Kerim’de de bu konuda ayetler yer almaktadır.
İslam’da çok önemli yeri olan biat, Efendimizden sonra halifelere, daha sonra Abbasi ve Emevi Devletlerine, oradan da Osmanlı İmparatorluğuna kadar gelmiştir. Biat’ta esas olan el sıkışma veya el üstüne el koyarak akitleşme geleneği, Osmanlı’da padişahın eteğini yada tahtının kolunu öpmeye dönüşmüştür. Ayrıca Osmanlı’da biat her padişaha törenle toplum huzurunda yapılan bir seramoniye dönüşmüştür. Yukarıda biat’ın tasavvuf ve tarikattaki yeri ve anlamlarını vermemdeki kasıt, zamanla biat’ın anlamındaki ve şekilindeki değişimin fark edilmesi içindir.
Şimdi buradan İslam’da önemli bir yeri olan; istişare kültürüne gelmek istiyorum. Kuran’ı Kerim de iki ayette açıkça geçen “istişare ediniz” ibaresi, istişarenin önemini İslam’da belirtmek için yeterlidir. Öyle ki Resulullah Efendimizin Hendek Savaşı öncesinde yapılan istişarede; Selman-ı Farisi’nin fikrinin kabul ederek hendek kazdırtması, istişarenin güzelliğini gösterdiği kadar, öncesinde bir köle olan Selman’ın fikirlerinin İslam toplumunda karşılık bulması, hem o topluluğun büyüklüğüne hem de Selman’ın sahip olduğu özgüvene işarettir. Ayrıca İslam’da aklın yolunun bir olduğu ve karşısındaki peygamber dahi olsa fikrini açıkca dile getirebilmenin rahatlığı ve özgürlüğünün bu din içinde yer aldığı rahatlıkla görülmektedir.
Sahabe, Hz. Peygamber’in istişareye çok büyük önem verdiğini ve herkesle istişare ettiğini bize bildirmektedir. Hz. Peygamber bazı konuları mescidde tüm Müslümanlarla istişare etmiştir. Örneğin Bedir savaşı taktiğinin belirlenmesi ve Hendek savaşı gibi. Bu tür durumlarda herkes fikrini söylemiş, Allah’ın Resulü herkesi dikkatle dinlemiş ve daha sonra en isabetli kararı vermiştir. Bu karar çoğunlukla Hz. Peygamber’in ortaya attığı görüş olmamış ve Müslümanların ileri sürdüğü fikirler olmuştur. Hiçbir Müslüman da ortaya çıkan bu istişare sonucuna itiraz etmemiş veya “benim fikrim kabul görmedi” diyerek bozgunculuk çıkarmamıştır. Bu örneklerde alacağımız çok dersler vardır.
Buradan konuyu daha fazla uzatmadan şu tespite gelmek istiyorum: İslam dini biat ve istişareye önem vermektedir. Ama koşulsuz, sorgusuz, sualsiz biat ancak peygamber efendimize sunulmuştur(Vahiy yolu açık olduğu için). Resule bile gözü kapalı güvenen sahabe, bazı konularda “ ya Resul bu vahiy yoluyla gelen bir emirmidir yoksa senin kararın/fikrin midir?” diye sorarak fikrini ya da kararını ara ara sorgulamıştır. Ayrıca Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir, halifelik dönemlerinde; “ yanlış yaparsam bana biat etmeyin” diyerek topluma açıkça bana koşulsuz biat etmeyin demiştir. Yani aklınızı tutmayın, gözlerinizi kısmayın. Anlayacağınız o ki, bir Müslümanın gözü kapalı biat etmesi gereken tek varlık bugün Kuran’ı Kerim’dir. Onun dışında sorgusuz, sualsiz, gözü kapalı biat etmek, Müslümanlar için sakıncalı ve sorunlu bir durumdur. Bu sorunun eseri olarak gelişen din dışı söylem ve eylemleri her gün görüyor ve duyuyoruz. Biat ile alakalı derin olmasa da değerlendirme yapabileceğiniz kadar bilgiyi verdikten sonra asıl konumuz olan “milli görüş’te yer alan sorunlu biat kültürü” konusunda geleceğim. Ama yarın…
Görüşmek dileği ile…
İsaac Newton, pkk, medya
İsaac Newton diyor ki; “eylemsizlik, maddenin konumunu değiştirmeme eğilimidir”. Eylemsizlik kanununa göre; bir maddenin eylemsizliği hareket halinde ya da durağan olabilir. Hareket halindeki eylemsizlik; hareket eden cisme etki eden kuvvetlerin toplamı sıfır olduğunda bu cisim sonsuza kadar hareket etmesidir. Durağan eylemsizlik ise; cismim hareketsiz iken cisme etki eden kuvvetlerin toplamı sıfır olduğunda bu cisim sonsuza kadar durmasıdır. Eylemsizlik hareketli de durağan da olabilir yani…
Ne alaka İsaac Newton’un eylemsizliği diyenler için hemen açıklıyorum; PKK’nın 10 Ağustos 2010 ‘da aldığı eylemsizlik kararı, hareket halindeki eylemsizlik kararıymış. Bunu ben söylemiyorum, İsaac Newton söylüyor. Örgütte eylemleri ile doğruluyor Newton’u!
10 Ağustos 2010 tarihinde alınan eylemsizlik kararından sonraki süreci hızlıca hatırlayalım;
13 ağustos PKK eylemsizlik kararı aldı. Karar, ülkede ciddi tartışmaların yaşandığı referandum sürecinde alındı. Açıklamayı Kandil’den Karayılan yaptı, yaparken sadece eylemsizlik kararı aldık demedi; “T.C. devleti ile görüşüp bu kararı aldık” diye de ekledi. Bu açıklama ile ortalık birbirine girdi AKP-PKK projesi, başbakan PKK ile görüşüyor söylemleri, ülkeyi bölecekler yaygarası koparıldı. Nihayetinde PKK tek taraflı eylemsizlik kararı almıştı o kadar…
21 Ağustos günü, Hakkâri Şemdinli’de çıkan çatışmada bir uzman çavuş çatışmada hayatını kaybetti. Eylemsizlik kararı ilk olarak bu çatışmada delindi. Medya çokça işlemeden geçiştirdi. Süreç zaten yoğundu, referanduma sayılı günler kala; meydanlarda olmadık sloganlar, söylenmedik hakaretler, güldüren gaflar vardı. Uzman çavuşun haberi bir alt yazı olarak geçiverdi ekranların altından…
25 Ağustos 2010, Ağrı’nın Eleşkirt İlçesi’nden geçen, İran’dan Türkiye’ye gaz akışını sağlayan doğal gaz boru hattı, akşam vakti PKK’lı teröristlerce havaya uçuruldu. 4’ü kadın 6 teröristin, kaçırdıkları kepçe operatörüne, zaman ayarlı bombalar için kuyular kazdırıldı ve doğalgaz hattı havaya uçuruldu. Eylemsizlik ikinci kere delindi. Tabi neden doğalgaz hattına sabotaj yapıldı sorusunun cevabı karmaşık. Ama eylemi yapan ve üstlenen; PKK.
27 Ağustos 2010, Van’ın Başkale ilçesi Albayrak kırsalında askeri konvoy geçerken el yapımı bir mayın patlatıldı, ölen veya yaralanan olmadı. Eylemsizlik kararı 3. kere delindi. Şükür ki ölen veya yaralanan olmadı, yoğun gündem arasında bir başlık olarak geçti, gitti. Çünkü o günlerde AKP-PKK ile anlaşmış, referandum için ortak çalışıyor denilen mitingler, liderler vardı. Eylemsizlik kararı delindi dense hiç olur muydu?
6 Eylül 2010, Şırnak’ın İdil ilçesinde oturan cami imamı M. Emin Hezer, akşam vakti geç saatlerde evine giderken terör örgütü PKK tarafından vuruldu. Uzunca bir zamandan sonra PKK artık din görevlilerini saldırır olmuştu. İmamın suçu; cemaatine “referandumda evet tercihinde bulunun” telkininde bulunmasıydı. O bölgeden ciddi tepkiler alsa da PKK, eylemsizliğini 4. kez deliyordu. Ama gelin görün ki medyamız bu haberi de geçiştirdi…
12 Eylül 2010, Mersin’de Mimar Sinan İlkokuluna referandum günü molotoflu saldırı gerçekleştirildi. Boykotçu militanlar, milli iradenin önünde set oldu, etten duvar oldu yetmedi sandığa gideni tehdit etti, o da yetmedi sandıkları okulları sabote etti. Örgütün şehir yapılanması KCK altında eylemler düzenlendi referandum günü… Eylemsizlik mi? Artık süzgeç oldu…
16 Eylül, Hakkari Durankaya Beldesinde yola döşenen mayın sebebi ile 10 sivil hayatını kaybetti. Artık yeter dedirten son olaya; kimisi bir iç hesaplaşma dedi, kimisi mayın eylemsizlik kararından önce oraya döşenmişti. Yani eylemsizlik onlara göre devam ediyordu.
Dün gece, Habertürk Radyo’dan Olduğu Gibi programını dinleyerek eve gidiyordum. Saat 11.45, programı sunan Ece Üner şu cümleyi söyledi; “evet sayın seyirciler, PKK’nın eylemsizlik kararı 15 dakika sonra sona erecek(!)” Açıkçası bu cümleyi çok yadırgadım, yani bir yabancı şu cümleleri duysa herhalde PKK’yı bir devlet zannederdi. Ne demek şimdi 15 dakika sonra sona eriyor. Yani 15 dakika sonra bir savaş mı başlayacak? Referandum sonrası medyanın elinde gündem malzemesi kalmadığı için günlerdir bu “eylemli eylemsizlik kararı” öyle bir işleniyor ki, sanarsınız adamlar silahları bırakmış, hepsi sınırda bekliyor da, devlet-hükümet bunu kullanamıyor. Ben dünyanın hiçbir gelişmekte olan ülkesinde bizim medya gibi şarlatan, bizim medya gibi tetikçi ve abartılı bir medya yokturdur diye düşünüyorum. Her konuyu sonuna kadar sömüren, her konuyu sündüren, her konuyu olduğundan fazla dramatize eden, her haberi gerilim filmine çeviren bir medya daha yok herhalde! PKK, eylemsizlik kararı almışsa bunu değerlendirmek lazım, ama ortada bir eylemsizlik yok bir kere! Onu geçtim, bu kadar milleti umutlandırmaya, bu kadar PKK yüceltmeye ne hacet var! Kimin kime muhtaç olduğu karıştı iyiden iyiye… PKK’nın Türkiye’de propaganda için ROJ TV gibi bir kanala ihtiyacı yok, çünkü Türkiye’de ROJ TV’den daha iyi propaganda yapan gazeteci ve medya mensupları var! Örneği Habertürk ile açtığım için sanmayın ki sözüm sadece onlara, yandaşından candaşına, muhalfetinden tarafsız geçinenine hepsinde bir reyting hastalığı var. Milleti reyting canavarının öğünleri haline getirdiler. Kahvaltıdan önce canavarlı, savaşlı çizgifilmler ile çocukları, kahvaltıdan sonra gerizekalı izdivaç ve kadın programları ile ev hanımlarını, öğleye doğru sihirli perili, sihirbaz kızlı diziler ile genç kızları, akşama doğru saçma salak polisiye diziler ile genç erkekleri, akşam tam bir ahlaksızlık ve şiddet emsali diziler ile ailenin hepsini, gece konusunda uzman olmayan, kesker alaka diyeceğimiz isimlerle yapılan tartışma programları ile yetişkinleri reyting uğruna harcıyorlar… Enformasyon yok haberlerde, dezenformasyon var!
Tabi bu kadar reyting hastalığı toplum nezdinde algılanıyor, farkındalık yaratıyor. Yapılan anketler gösteriyor ki, Türkiye’de medyaya olan güven günden güne azalıyor.2000-2010 yılları arasında yapılan anketler medyaya güvenin %40’ lar civarında azaldığını gösteriyor. Ülkemizde medyaya güvenenlerin oranı: %23,1.(Şubat 2010,Estima Marketing anket sonuçları) Artan farkındalığa, güven oranındaki azalmaya rağmen, ülkemizde TV izleyen toplumun genele oranı %94, TV başında geçirilen süre yetişkinlerde ortalama 5.5, çocuklarda ortalama 3.5 saat. Bu ortalamalar, dünyada TV başında geçirilen süreye göre sıralanan ülkeler klasmanında bizim ilk 5 içine girmemizi sağlıyor. Ne büyük başarı değilmi!Okumayan bir toplum olarak bunu eğlence programları ile kutlamalıyız… Artık Milyarlarca liranın harcandığı, milletin bu ülkede eğlence sayabildiği tek merci TV; artık yaşlılarımızın tabir ettiği gibi “şeytan işi” ya da “kara kutu” olmaya başardı!
Toplumsal olarak kafamızın karıştığı, duygularımızın her gün bir uçtan diğer uca kaydığı şu günlerde artık bakan kör gözlere, duyan sağır kulaklara sahip olduk. Vicdanımızın törpülendiğini, insanlığımızın kapitalizme yenik düşürüldüğünü söylemek herhalde çok acımasız bir tabir olmayacaktır…
Televizyon izlemek yerine okumayı tercih eden değerli okurlara selam olsun…
Referandumun siyasete etkileri-MHP
“Görünen köy kılavuz istemez!” demiş atalarımız. Referandum sonucunun EVET çıkması görünen köydü fakat MHP üst yöneticileri; her şeye rağmen tabanına ters giderek, geçmişine inat referanduma hayır demeyi tercih etti. Sorunlu olan bu kararın hemen sonrasında taban içinde sivri ve dik sesler çıktı akabinde de partiden bir bir istifalar başladı. Beklenen gün geldi, çattı. Sonuç beklenenin üstünde bir oranda EVET. Buraya kadar herşey görünen köydü. Fakat asıl beklenmeyen (benim beklemediğim)12 Eylül gecesi MHP lideri Devlet Bahçeli’nin açıklamaları oldu. Referandum sonrası en çok tartışılan parti MHP için değerlendirmelerimi bu açıklama üzerinden yapacağım. Kameraların karşısına çıkamayan Bahçeli’nin yazılı metnine anti parantezler açarak değerlendirmeme başlamak istiyorum.
12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği referandumu sonuçlanmış ve resmi olmayan ilk sonuçlar ortaya çıkmıştır. Referandum kampanyasında AKP’nin devlet imkanlarını seferber etmesi, baskı, rüşvet, yalan ve tehdit dahil hukuk ve ahlak dışı yol ve yöntemlere başvurması ve manevi değerleri siyasi amaçlı istismar etmesi siyasi tarihimize kara bir sayfa olarak geçmiştir.
Devlet Bahçeli’ye göre, referandumda evet tercihinde bulunan 21.667.734 kişi; baskı, rüşvet, yalan ve tehdit sonucu mu evet demiştir(?) anlayamadım. Bu söylediklerine (kendi dahil) kimseninde inanmadığını düşünüyorum. Benim çevremde bir isim bile yokki bir menfeaat yada baskı sonucu evet tercihinde bulunsun. Türkiye’yi kendisine ait dar pencereden izlemek böyle bir şey olsa gerek. Hiçbir zaman, milletin normal koşullarda seçim yaptığını düşünemeyen bu zihniyetin, bir gün beni şaşırtıp evet biz burda yanlış yaptık diyeceğini sanmıyorum. Kendimize çeki düzen verelim diyeceğini sanmıyorum. Dedikleri zaman Türkiye’de bir şeyler değişmiştir.
Buna rağmen referandum sonuçlarına herkes saygı göstermek durumundadır. Başbakan Erdoğan ve AKP’nin bölücülük ve yolsuzluk siciline uygun yandaş yargı yaratma gizli amaçlarına hizmet edecek Anayasa değişikliklerinin Türk milleti tarafından kabul edilmesiyle Türkiye için hayati risk ve tehlikelerle dolu karanlık bir döneme girilmiştir.
Saygı gösterilmesi gereken bir iradeye rağmen diyerek karanlık bir dönemi seçen millet demek ne kadar tutarlılık arz ediyor siz düşünün. 1982 anayasası gibi; önce bir güzel demokratik cümleler düzülür sonra bir “ama” “fakat”" lakin” ile cümle devam eder ve bağlaçtan önceki tüm demokratik cümle bağlaçtan sonra yok sayılırak başka bir tarafa bağlanır. Bahçeli’nin de açıklaması aynen böyle. Ünlü bir ülkücü liderlerinin referandum öncesi çok güzel bir tespiti vardı, ” MHP yönetimi zaten 1980 darbesi ürünüdür, o yüzden bugün kü kararlarını yadırgamıyorum.” Aynen katılıyorum.
Başbakan Erdoğan’ın önümüzdeki yıl gündeme getireceğini açıkladığı kapsamlı Anayasa değişikliğinde PKK açılımının ilerletilmesi kapsamında Türkiye’nin milli birliği, milli devlet niteliği ve üniter siyasi yapısının temellerinin yıkılmasını amaçlayan düzenlemelerin yer almasının Türkiye’yi etnik temelde ayrışma, çatışma ve bölünme sürecine mahkum etmesi kaçınılmazdır.
Niyet okumada rakip tanımayan CHP ve MHP mantalitesi daha ilk günden korku ve bölünme senaryoları çiziyor. Hele bir dur arkadaş, ortalık bir durulsun, bir gevşesin millet, nedir bu gerginliğiniz! Gerginlik üzerinden oy kazananların bu ülkede hep gerilen bir millete ihtiyacı olduğunu unutmayalım! Bu gerginlik siyaseti artık MHP’yi tüketecek. Stres sağlığa zararlıdır, gergin vücut bir gün iflas eder. MHP’de bu gerginlik politikaları yüzünden bu gidişle iflas edecek.
Böyle bir gelişmenin doğuracağı vahim ve ağır sonuçlar açıktır. Milliyetçi Hareket Partisi önümüzdeki zor ve sıkıntılı dönemde Türkiye’nin ve Büyük Türk Milleti’nin huzuru, güvenliği, birliği ve bin yıllık kardeşliğini korumak için üzerine düşeni yapmaya azimli ve kararlıdır.
MHP, hangi dönemde Türkiye’nin huzuru, güvenliği, birliği ve bütünlüğü için çalıştı? Ben hatırlamıyorum, hatırlayan varsa buyursun açıklasın1 1960′da mı? 1972 de mi? 1980 de mi? Bin yıllık kardeşliğin neresindedir MHP? Irkçılık hangi bin yıllık kardeşliğin içinde vardır dünyada? Hangi tarihte, hangi coğrafyada ırksal bir düşünce barış, kardeşlik, eşitlik, adalet getirmiştir? Bilen varsa açıklasın… (Bahçeli’nin bilmediği kesin)
Bu vesileyle Başbakan Erdoğan’a uyarımız ve çağrımız, Anayasa referandumu sonuçlarından cesaret alarak PKK açılımını ilerletmeye çalışmasının altından kalkamayacağı sonuçlar doğuracağını biran önce anlaması ve en erken tarihte milletvekili genel seçimine gidilerek Türk milletinin hakemliğine başvurulmasına karşı direnmekten vazgeçmesidir.
Yenilen pehlivan güreşe doymaz! Aynen Bahçeli’nin durumu da budur. Bahçeli her fırsatta söylüyor, AKP’ye Osmanlı
Şamarı indirecek bu millet diye… Şamar oğlanı olan bir lider için herhalde normal bir söylem… Evet millet birilerine şamar atıyor da, o birileri diğer yanağını dönüyor, oraya da yeyince ensesini açıyor… Artık şamarlanacak nereleri var bilmiyorum… Ne zaman ders çıkaracaklar meçhul…
Dün Tarhan Erdem, Radikal Gazetesinde referandumu değerlendiren önemli bir yazı kaleme aldı. Türkiye’de seçimlerin sonuçları konusunda en iyi tahminleri yapan Tarhan Erdem’in analizlerine CHP ve MHP kulak vermelidir. Tarhan Erdem’in MHP için tespiti; dörtte birlik tabanını (oyunu) kaybettiği ve daha da kaybedeceği yönündedir. Bu sonuca göre de MHP, önümüzdeki genel seçimlerde barajın altında kalacak demektir. Nihayetinde önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi, MHP kendi topuğuna sıkmış, bindiği dalıda kesmiştir. Bu kafatasçılık zihniyeti ile gideceği yolda uzun değildir. Türk siyasi hayatından yavaş yavaş çekilmek istemiyorlarsa acilen oturup, milletin attığı şamarın sebebini düşünmeliler. Yoksa görünen köy kılavuz istemiyor…
Baba olmak…
Hep söylenir ya anlatılmaz yaşanır diye… Aynen öyle bir duyguymuş baba olmak…
Kelimelerin içinizdeki duygulara denk düşemediği, anlamların hallaç pamuğu gibi bir oyana bir bu yana duygularla harmanlandığı bir erkek haliymiş baba olmak…
Yarım kalan her şeye devam etme arzusu, insanı dünyaya bağlayan bilmem kaçıncı kement, yüreği sıkıştıran kan basıncı, gözlerde fer, dudaklarda yavrummuş baba olmak…
Ona bakınca şaşırmak, kucağında kokusuyla meşk etmekmiş. Ona bakıp Yaradana şükretmekmiş…
Öncesinde hiç bebek görmemiş gibi davranmak, ilk kez onun ağladığını sanmakmış…
Ne anlattığınızı bilmesede onunla dakikalarca konuşmakmış…
Sizden önce var olmayanın, sizden sonra var olması için düşünmekmiş artık…
Ne diyeceğini bilememekmiş, bildiğin her güzel kelimeyi ona söylemekmiş…
İnsanoğlunun en büyük eseri; tertemiz doğan günahsız bir bebekmiş meğer!
Baba olmak özel bir duyguymuş…
Rabbim herkese böyle bir eseri dünyaya bırakma fırsatını nasip etsin. Gerçekten anlatılmaz, yaşanır bir duygu… Hergün elinizden onlarca çocuk geçsede, elinize aldığınız sizin bebeğiniz olunca herşey değişiyormuş.
Referandumun siyasete etkileri-CHP

Kılıçdar, kılıçdar, kılıçdaroğlu… Hem temiz, hem unutkan bir insanoğlu…
Evet, Türk siyasi tarihine unutulmaz bir not düşen CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, herhalde en çok kendine sonsuz güvenen ve inanan seçmenlerini üzdü oy kullan(a)mayarak. Kendisinin referandum sonrası ”CHP’ye gönül verenlerden özür dilerim” sözleri, seçmenin; CHP’yi ve Kemal Bey’i sorgulamasına sebep oldu.Ama gelin görün ki medyada durum hiçte öyle değil. Referandumun sonuçlarından çok Kılıçdaroğlu’nun oy kullanamaması işleniyor. Sanki ortada bir mağduriyet varmış gibi!

En çok tartışılan konuların başında; “Kemal Bey’in neden oy kullanamadığı, kimlerin seçmen kaydını sildiği!” oluyor. Ama hesapları bozan Zaman Gazetesinin 6 Ağustos tarihli haberine göre; Kemal Bey oy kullanamayacağını taa o tarihte biliyor. Ama gelin görün ki Kemal Bey; “son 2 gün oy kullanamayacağımı öğrendim” yalanını, milletin gözünün içine baka baka söylüyor. Yetmiyor, CHP geleneği bozmuyor ve bu konuda da hükumeti, devletin polisini ve muhtarını suçluyor! El insaf Kemal Bey! Siz milleti iyiden iyiye saf ve unutkan sandınız herhalde… Anlaşılan seçimi kaybedeceğini anlayan CHP’li bir takım uyanıklar, seçim sonrası gündemi meşgul edecek önemli bir konu üretmek adına, hiç çekinmeden Türk tarihinde unutulmayacak bir komediye imza atma kararı aldı ve bir güzel bu kararı uyguladı. Sağ olsunlar, bizi gergin bir süreçten sonra güldürmeyi fazlası ile başardılar.
Tabi bu komedi, ortaya çıkan tabiri caizse; kabak gibi gerçeği gizleyemedi… Bu gerçek ; milletin darbe anayasasına duyduğu rahatsızlıktır, toplumun değişim arzusunu okuyamayan muhalefetin varlığıdır. Değişimi sözde kalan, öze işlemeyen CHP’nin notu; Kemal Bey’in referandum sürecinde sarf ettiği bir çok boş söylem ve gaflarla iyice düşüş
gösteriyor. Kemal Bey’in rüzgarı ile %30′lara vuran anketler, seçim öncesi %28′lere düşmüştü. Bugün anket yapılsa herhalde bu rakam %25 lerde kalacaktır. Referandum sürecinden sonra alınan oy oranını yani kendisini başarılı bulan Kemal Bey’in eskiden hesap uzmanı olduğunu biliyoruz. Ama anladığım kadarı ile siyasete girdi gireli artık hesap yapamaz olmuş. Neden mi? İşte size gerekçem; 2009 yerel seçimlerinde CHP’nin aldığı oy %23,1, MHP’nin ki %16,01 DP’nin ki %3,07, DSP 2,8, İP+EMEP+TKP+ÖDP nin oy oranlarıda %1. Toplamları % 45,98 yani %46 yapıyor. Ayrıca referandum boykot tercihinde bulunan seçmenin oranı % 6 civarında. Bu oranın %4′ü evet, %2′si hayırın hanesine yazılmıştır. Yani toparlarsak, bugün referandumda hayır diyen seçmenin oranı %42-%2( boykottan hanesine işleyen oran) = %40 asıl orandır. Yukarıda 2009 yerel seçim sonuçlarına göre bugün hayır cephesinde bir araya gelen partilerin o günkü oranlarını toplarsak çıkan rakam %46. Şimdi burda insanın aklına Nasrettin Hoca’nın kedi-et denklemi geliyor. Eğer ortada bir başarı varsa oran nerde, yok ortada bir başarı yoksa bu söylem nedir?
Kemal Bey referandum öncesi bir başarı sağlayamazsa siyaseti bırakacağını söylemişti. Kendisine ısrarla sorulan “başarının oranı dediğiniz nedir, ne kadardır?” sorusunu, kaçamak cevaplar vererek “anlamlı bir artış” geçiştirmişti. Şimdi soruyorum, anlamlı artış bu oranın neresinde? Herhalde Kemal Bey % 42′yi kendine yoruyor! CHP-MHP arasında son günlerde paylaşılamayan bu % 42, herhalde iki partinin de ne kadar başarısız olduklarının kanıtı olarak önümüzde duruyordur.
Sorunun kaynağı aslında çok açık ortada; adında HALK geçen bir partinin gücünü halktan alamaması.(İktidarsız muhalefet başlıklı yazıyı okumak için tıklayın) Kurulduğu günden bu güne kadar sürekli rejim kurumları ile dirsek teması olan bu parti, halka zaten 1946 yılına kadar muhtaç kalmamıştır. Çok partili dönemde halkın CHP’ye bakışı zaten DP’nin iki dönem elde ettiği zaferle tescillenmiştir. 1960 darbesi ile iktidarı eline alan CHP, daha sonra da rejim kurumlarının himayesinde siyaset yapmaya devam etmiştir. Taki anayasaya mahkemesinin referanduma götürülecek 26 maddeye yeşil ışık yakmasına kadar… Bu tarihten sonra CHP tıpış tıpış meydanlara inmek zorunda kalmış ama meydanlarda söyleyecek bir söz bulamamıştır. Türbanı biz çözeriz diyenler, tesettürlüleri rahibeye benzetenler. AKP’ye PKK ile pazarlık yaptı diyenler, genel af için güneydoğuda bağıranlar… Havuzlu villayı eleştirenler, havuzlu villası olanlar… ve daha neler neler… 26 maddelik pakete tek eleştiri; yargı ele geçiriliyor! Ne hazin bir tablodur ki Türk siyasi tarihinin en köklü partisi, siyaset yerine çamur üretiyor! Her zaman armudu ağzına pişirilmiş olarak alanlar, meydanlarda ne söylediğini bilemez oldu, nerden ses gelse oraya seslendi, nerden ışık görse oraya yüklendi! Toplumdan ne kadar kopuk bir parti olduğunu da zaten bugünlerde tartışan CHP kurmayları açık ve net olarak dile getiriyorlar. Biz genel başkanımızın hızına yetişemedik! Acı bir itiraf niyetinde olan bu sözler CHP’nin ne kadar halktan uzak olduğunun kanıtıdır.
Peki bundan sonrası için ne olur, ne değişir CHP’de? Artık CHP için gelenek haline gelen elitist mantıklı siyaset iflas etmiştir. Nede olsa bizim kemik oyumuz var mantığı bitmiştir. Rejimin koruyucusu orduya sırt dayama, yargıya selam söyleme dönemi bitmiştir. Artık CHP için siyaset meydanlardadır. Ötesi değildir! Artık ismindeki HALK kelimesinin hakkını vermek zorundadır, değişime ayak uydurma noktasındadır. Gerçek bir sosyalist olmak zorundadır. Emekçinin, çiftçinin, işçinin, memurun hakkını sözde değil özde kollamak zorundadır…Alevileri çantada keklik dönemi bitmiştir… Atatürk’ün arkasına sığınma dönemi bitmiştir… Kısacası CHP için Türkiye eski Türkiye değildir! Kendisini koruyup kollayacak rejim kurumları artık yoktur! Arkasına saklanacağı bir Kemalist duruş yoktur! Sahip çıkarmış gibi yaptığı Alevi kesimi yoktur!… Yeni bir sayfa vardır CHP’nin önünde, yeni bir lider… Herşey amatörce başlayacaktır, referandumda gördüğümüz gibi… Gün geçtikçe demokrasi özümseyecekler, her geçen gün halka yüzlerini dönecekler… Nasıl ki İnönü 1940 yıllarda Menderes’in, Celal Bayar’ın parti içi muhalefetine direnemediyse, nasıl ki 1946′da sandıklardan çıkan acı gerçeği görerek muhalefetin her söylediği öneriyi bir bir uyguladıysa bugünde tekrar halkın teveccühünü kazanmak için halkçı bir parti olmak zorundadır. Tarihi sürekli tekerrür eden bu partinin, kendini aşması artık şarttır. Hem CHP seçmeni hem de Türkiye adına şarttır. Bu ülkenin kaliteli bir iktidara ihtiyacı olduğu gibi, kaliteli bir muhalefete kesinlikle ihtiyacı vardır. Bu sebepten ötürüdür ki CHP değişmek zorunda, yenilenmek zorundadır.
Umudum o dur ki değişimin önünde set oluşturan değil, değişimi kucaklayan bir kadro iş başına gelir. Bugün değişen sadece lider olarak kalırsa, genel sekreterin yetkisini kısıtlayan düzenlemeler askıda bırakılırsa, parti içi liderlik kavgaları tekrardan alevlenirse, ne yazık ki özlemle beklenen değil alışılan bir CHP ile yine karşı karşıya kalmak durumda kalırız. Umudumuz başka baharlara kalmasın diyor, her kese hayırlı günler diliyorum.




Son yorumlar